İletişim Yayınları yazar transfer etmeyi çok iyi biliyor. Bu konuda Beşiktaş gibidir. Kenarda, köşede kalmış değilse bile kendi mahallesinin dışında pek bilinmeyen yazarları alıp ulusallaştırabiliyor. Bu konuda kendi editörleri dahil yanlarında parasız çalıştırdıkları stajyer editörlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Gerçekten de T*rkiye gibi okur-yazar kıtlığı yaşanan bir çölde vaha işlevi görüyorlar, tebrik ediyorum. Efendim Mustafa Çiftçi Orta Anadolu olarak bilinen Konya, Yozgat, Nevşehir, Kırşehir gibi vasat illerden birinde Yozgat'ta yaşar, Mahalle Mektebi, Dergah gibi dergilere hikâye yazar, yollar. Dergi editörleri de bozkırın ortasından gelen bu sesleri duymazlıktan gelmez, dergilerinde basarlar. Semerelerini de alırlar. Ülke Kitap ilk olarak 2012 Haziran'ında basmış bu kitabı, ben ilk olarak Bozkırda Altmışaltı'yı okuyup beğenmiştim, bu kitaba ismini veren hikâyeyi okuyup bıraktım. Tavsiye ederim, bir Ethem Baran etmez ama hikâyeler iyidir.22 Ekim 2015 Perşembe
Birkaç Kitap Üzerine Kısa Kısa Yazılar
İletişim Yayınları yazar transfer etmeyi çok iyi biliyor. Bu konuda Beşiktaş gibidir. Kenarda, köşede kalmış değilse bile kendi mahallesinin dışında pek bilinmeyen yazarları alıp ulusallaştırabiliyor. Bu konuda kendi editörleri dahil yanlarında parasız çalıştırdıkları stajyer editörlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Gerçekten de T*rkiye gibi okur-yazar kıtlığı yaşanan bir çölde vaha işlevi görüyorlar, tebrik ediyorum. Efendim Mustafa Çiftçi Orta Anadolu olarak bilinen Konya, Yozgat, Nevşehir, Kırşehir gibi vasat illerden birinde Yozgat'ta yaşar, Mahalle Mektebi, Dergah gibi dergilere hikâye yazar, yollar. Dergi editörleri de bozkırın ortasından gelen bu sesleri duymazlıktan gelmez, dergilerinde basarlar. Semerelerini de alırlar. Ülke Kitap ilk olarak 2012 Haziran'ında basmış bu kitabı, ben ilk olarak Bozkırda Altmışaltı'yı okuyup beğenmiştim, bu kitaba ismini veren hikâyeyi okuyup bıraktım. Tavsiye ederim, bir Ethem Baran etmez ama hikâyeler iyidir.3 Eylül 2015 Perşembe
ağustos şiiri*
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
hep böyle havalar besler fırtınaları
korkarım bu mavi ışık çabuk sönecek
duymazdım durgun suların bezgin türkülerini
alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim
bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
bir rüzgar kulaklarımdan hiç eksilmiyor
esirgenmiş bir dünyada müthiş yalnızım
geri dönsen bile ben artık o ben olmayacağım
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek...
ben mısralarımı kerpiç gecelerinden çekmişim
beş numara lamba kaderi var mısralarımda benim
deli çizgi gözlerimi kör etmiş, kör etmiş, kör etmiş
göçmüş kıtalar üstünde kuşlar dönüyor garipsi
çığlık çığlığa kuşlar dönüyor evcil ve tedirgin
gök mavisi bir türkü dolanmış yüreciğime
selsele yolculuklar tütüyor gözlerimde, neyleyim
insan demişim, kitap yüzlü insanlar demişim gidemiyorum...
kaderim kaderleri demişim güzelim
sen olmasan ben böyle değildim
böyle uysal ve kırılmış değildi şiirlerim
bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek...
rüzgâr gibi ağustos geçti ellerimizden
meyvalar bizi bal renkli günahlara çağırıyorlar
bir yanda yaşanmamış günlerin hırsı
bir yanda boşa geçen gecelerin acısı
malum o dramın en güzel perdesindeydik
ağustos şarap olmuş, kanımıza akmıştı
göçmüş kıtalar üstünde kuşlar gibiydik
her gören didik didik bizi denetliyordu
biz kendi derdimize düşmüştük...
orda da akşamlar olacak güzelim
kanlı mendil gibi ağustos akşamları
şu benim çektiklerimi görmeyeceksin
belki yanında başkaları olacak
belki düşlerine bile girmeyeceğim
gün oldu acıların şiirini yaşadım
gün oldu zehir gibi yokluğunu yaşadım
bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı
ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin
dokunsan parmaklarıma tutuşacağım...
yere batan şehrin tek yalnızıyım
yüzyılın ağrısını anlayarak çekiyorum
ekmeğime barut sinmiş bulanık özgürlükler
tepmişim rahatımı, boynu bükük mutluluğumu
yaşıyorsam erkekçe yaşıyorum...
düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz
en güzel günlerinde gençliğimizin
ölümden ötesini aklım almıyor
beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
istesek cenneti kurtarabiliriz
ben bir ışık için tepmişim rahatımı
bu güleç yüzlülerin, bu acı türkülerini
bu yoksul yerleri anlayarak seviyorum
delicesine anlayarak güzelim
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
*hasan hüseyin korkmazgil
15 Temmuz 2015 Çarşamba
Lezgîn'in Kitaplığı ve Bileklik
10 Mart 2015 Salı
kara çarşamba ve cemal süreya şiiri
bugün beni evden aradılar, 3g ile. turkcell köyümüze görüntülü konuşma sağlayan hizmeti götürmüş, artık rûberû görüşebiliyoruz. kızkardeşimle konuştum, sonra annemle. özlemişim. kızkardeşim havaların çok güzel olduğunu söyledi, yarın da öyle olursa çok iyi olurmuş. çünkü yarın kara çarşamba.
2001'deki kriz umurumuzda değil tabii ki, bizimki yüzyıllardır devam edegelen bir gelenek. miladi olmayan takvime göre (bu aynı zamanda hükümetin takvimi sayılıyor çünkü) şubatın son haftası veya martın ilk haftası baharın gelişini müjdelemek için (newroz dışında) kırlara evde yapılmış yemeklerle çoluk çocukla birlikte gidilir. bir güzel eğlenilir. çeşitli otlar yolunup yenir. (misal zîçirk) akşama doğru da eve dönülür. o günün isminin kara olması uğursuz sayılmasıyla alakalıdır. çünkü evde kalınırsa kötü şeyler olacağına inanılır. o kadar ki bazı yörelerde bi hafta boyunca eve gidilmez, banyo yapılmaz filan.
bizimkiler o güne keyif günü muamelesi yaparlar. giderler, gezerler, tozarlar sonra da eve dönerler. yahudilerin cumartesi'sine benzetmek istedim ama farklı bu. neyse öyle işte.
bununla ilgili bi şeyler ararken cemal süreya'nın aşağıdaki şiirine denk geldi. kara çarşamba'dan bahsetmesi ilginç, şiiri daha da ilginç kılan ise kelimelerin manidar olması. bu da bende kalsın sayın okuyucu.
tabii atlayamayacağım bir şey daha var; geçen gün cihat duman'ın dile getirdiği süreya'nın şiirlerindeki eril'lik. yıldız (*) ile işaretlediğim iki kelime de bunun bariz örnekleri. diğerlerini de siz bulun.
mevzubahis şiir:
biliyorum sana giden yollar kapalı
biliyorum sana giden yollar kapalı
üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni
ne kadar yakından ve arada uçurum;
insanlar, evler, aramızda duvarlar gibi
uyandım uyandım, hep seni düşündüm
yalnız seni, yalnız senin gözlerini
sen bayan* nihayet, sen ölümüm kalımım
ben artık adam* olmam bu derde düşeli
şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki
anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği
kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki
tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini
çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri
rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
bu böyle pek de kolay değil gerçi…
alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
bunun verdiği mutluluk da az değil ki
çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki
inan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:
bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
yalvarırım onu okuma çarşamba günleri
8 Ağustos 2014 Cuma
ontolojik bir mesele olarak kendine menfaati ol(a)mamak!
twitter'a yazılacak bir cümle iken burada izaha muhtaç bir cümle hâline dönüşen " ben kendi sömürgecisi ile doğrudan veya dolaylı herhangi bir ilişiği olan birinin kendi milletine yararı olacağını düşünmüyorum." cümlesi üzerine bi şeyler yazayım istedim.
ismail beşikci bir yazısında eğitime dair bana göre çok önemli tespitler yapıyor. "kürt" kalmanın/kalabilmenin dil (dolaylı bir şekilde eğitim) ile olabileceğini vurguluyor. haklı.
yeryüzünde maalesef birçok sömürgeci gelmiş geçmiş ve çoğu asimilasyonu dil ve eğitim yoluyla gerçekleştirmiş.
hindistan'da ingilizce, cezayir'de fransızca, kazakistan'da rusça, kurdistan'da türkçe vs. bu ülkelerin hepsinde ve daha fazlasında dil ve eğitim bir sömürü/asimile edici aracı olarak kullanılmıştır.
türkiye'de daha hafif bi şekli olan alfabe değişimi ve yeni dil yaratma çabaları da buna dâhil edilebilir.
bir şekilde kendi sömürgecisi ile irtibatı olan hiç kimse (eğer büyük bir kırılma yaşayıp özüne dönme kabiliyeti sergileyememişse) milletine bu konuda bir fayda sağlayamaz.
çocuğuna türkçe öğreterek onu "kürt" yapamaz. kendisini "türk"çe eğitimin verildiği bir okula gidip "kürt"leşemez.
hayatın "türk"çe döndüğü bir dünyada "kürt" kalamaz.
bu örnekleri diğer ülkelere de uygulanabilirsiniz, sonuç aynı olacak.
en sonunda amin maalouf gibi şizorfrence tepkiler vermeye başlar, "hayır ben "türk"çe yaşayıp" kürt" kalabilirim" diyen.
tüm bunları cümlemi daha anlaşılır kılmak için söyledim. umarım anlatabilmişimdir.
9 Temmuz 2014 Çarşamba
modern bir don kişotluk örneği: sahaflık
28 Haziran 2014 Cumartesi
modern bir raskolnikov hikâyesi
üç gün önce bir haber okudum ve geleceğe dair umutlarım arttı.
haberin anahtar kelimeleri şu: kredi, para, banka, balta, soygun ve "alın size taptığınız para" diyen adam.
haberin içeriği şu:
"balta ile banka bastı, paraları havaya saçtı
izmir'in çiğli ilçesinde bir bankanın kredi isteğini geri çevirmesine kızan e.d. balta ile şubeyi basıp camları kırdı, içeridekileri rehin aldı. bir süre sonra içerideki çalışan ve müşterileri serbest bırakan e.d.'nin eylemi sürüyor.
çiğli'de balıkçılık yaptığı, ancak bir süre önce işleri bozulduğu öğrenilen e.d. bir bankanın şubesine kredi başvurusu yaptı ancak reddedildi.
sabah 09.00'da bankaya gelen ve bu isteğini yineleyen e.d. yine geri çevrilince bu kez elindeki baltayla bankanın giriş camlarını kırıp içeriye girerek güvenlik görevlisini etkisiz hale getirdi. e.d. daha sonra da çalışanlar ve müşterilerin dışarı çıkmasına izin vermedi. bölgeye çok sayıda polis ekibi sevkedildi. e.d. polislerin ikna çabalarına rağmen uzun süre direndikten sonra önce hamile iki kadının çıkmasına izin verdi. e.d. daha sonra da üzeri çıplak ve bir elinde bıçak, diğer elinde para desteleriyle banka şubesinin önüne çıkıp, "işte sizin sevdiğiniz, taptığınız para" diye bağırarak paraları havaya, çevreye saçtı. bu arada içerideki herkesin dışarı çıkmasına da izin verdi. yanında iki çocuğu olduğu belirtilen e.d.'yi ikna çabaları hala sürüyor."
işte böyle sayın seyirciler.
hayat bu, önce seni mecbur kılar sonra da mahsur.
ne demiş mustafa kutlu: bu böyledir!







